Doğal Güzellik Sırları

18 Temmuz 2014 Cuma

Doğal güzellik sırlarının, doğal maske tariflerinin ve doğal bakım yağlarının çok ilgi görmesinin sebebini bu yazımızda ele alacağız.

Doğal Güzellik Sırları ; Gelişen teknoloji ve onun getirdiği kolaylıklar insanların doğaya ve doğal gıda-bakım maddelerine olan ilgisini ve ihtiyacını tamamen ortadan kaldıramıyor. Hatta dünyanın farklı ülkelerinde yaşayan birçok insan yemek, içmek, giymek ve cildine sürmek için özellikle doğal maddeleri tercih ediyor; zira aynı şeylerin yapay olanları oldukça fazla kimyasal ve alerjik madde üretiyor. Doğal güzellik sırlarının, doğal maske tariflerinin ve doğal bakım yağlarının bu kadar ilgi görmesinin sebebi de bu.

Bahar aylarında doğanın ürettiği şifalı otlar yüzde, saçlarda, vücudun her yerinde hazır kozmetik malzemelerinin yaptığı etkiyi hatta bazen daha iyisini yapıyor. Bunun için neyi, ne zaman, ne miktarda ve ne sıklıkta kullanmanız gerektiğini öğrenmeniz ve doğal malzemelerin en ‘sahici’ olanlarını edinmeye çalışmanız gerekiyor çünkü bunların da sahte olanları var. Evde uygulanabilecek yüzlerce maske tarifi doğal güzellik arayışı içinde olanlara cilt tiplerine ve sorunlarına yönelik alternatifler sunuyor, argan yağı kuru ciltleri muhteşem bir şekilde nemlendirirken kakao yağı cilt çatlaklarıyla mücadele edebilmenizi sağlıyor, badem yağıysa saçlarınızı güçlü ve parlak kılıyor. 

Dolabınızda bulunan mevsimlik sebze ve meyveler birçok derdinize derman olabiliyor. Örnek vermek gerekirse çatalla ezilip püre haline getirilmiş birkaç kiviyi suyunu süzüp posasını temizledikten sonra yüz ve boyun bölgesine sürüp 20 dakika bekletmek kırışıklıkların azalmasını sağlıyor ve Güzellik Haber olarak önerdiğimiz ve daha birçoğunu bulup uygulayabileceğiniz sayısız pratik doğal tariften sadece biri.

Kulaktan Kulağa Yayılan Güzellik Formülleri

Kiehl's hiç reklam yapmayan ama her sattıkları ürünle yardım yapan ikonik bir marka. Onları bu kadar bu kadar ünlü yapansa sihirli formülleri... Kiehl's ürünleri kadınları güzelleştiriyor.



Kiehl's hiç reklam yapmayan ama her sattıkları ürünle yardım yapan ikonik bir marka. Onları bu kadar bu kadar ünlü yapansa sihirli formülleri... Kiehl's ürünleri kadınları güzelleştiriyor.

Kiehl’s, 163 yıldan beri ürünlerinde yüksek oranda doğal içerikli maddeler sunuyor. Markayı diğerlerinden farklı kılan ise hiç reklam yapmaması. Özgün Kiehl’s Eczanesi’nin kurucu aile üyeleri bir firmanın reklamla duyurulması yerine, insanların kulaktan kulağa firmayı ya da markayı anlatmalarının çok daha etkili ve dürüst olduğuna inanmış. Bu inanış ve felsefe hâlâ devam ettiriliyor. Sorularımızı, Kiehl’s Ürün Müdürü Çağatay Kırgın cevapladı.

Kiehl’s’i diğer doğal bakım markalarından ayıran nedir?

Biz formüllerimizde en doğal içerikleri, olabilecek en yüksek konsantrasyonlarda kullanıyoruz. Bu hali ile Kiehl’s hem cildine önem veren ve doğal içerikler kullanmayı seven müşteriler tarafından takdir ediliyor hem de formülleri etkinliği ile kulaktan kulağa yayılıyor. Kiehl’s diğer doğal bakım markalarından ayrıca “kişiye özel cilt analizi” yaparak ayrılıyor.

İçeriğin ne kadarı doğal? Hangi içeriklerden oluşuyor?

Formülün etkinliğini sağlayacak en yüksek orandaki doğal içeriği koymakla yükümlüyüz. İçerikleri formülün amacına hizmet edecek doğal içeriklerden seçiyoruz. Bunların arasında en çok öne çıkanlar yüzde 10.5 saf c vitamini ile Powerful Strength Line Reducing Concentrate. Lavanta, ıtır, gül, biberiye yaprağı yağının ön plana çıktığı 10 temel ve botanik yağın karışımından oluşan gece bakım iksiri Midnight Recovery Concentrate ve çöl bitkisi içerikleri ile formüle edilen Ultra Facial Cream.

İlk kremleri müzede

İLK Ki­eh­l’s Ec­za­ne­si New York East Vil­la­ge­’da açıl­mış ta­ri­hi bir ai­le dük­ka­nı. 1851 yı­lın­da Mr. Ki­ehl ta­ra­fın­dan açı­lan ve bu­gün mü­ze ha­li­ne ge­len bu ec­za­ne Ame­ri­kan Ta­ri­hi Mü­ze­si­’n­de ser­gi­le­nen tek koz­me­tik ürü­nü Ki­eh­l’s ve bu­gün 103 ürün bu mü­ze­de bu­lu­nu­yor.

Misyonu yardım etmek

Kİ­EH­L’S her yıl fark­lı dö­nem­ler­de sos­yal so­rum­lu­luk pro­je­le­ri ger­çek­leş­ti­ri­yor. Özel­lik­le ço­cuk, çev­re ve AIDS ko­nu­la­rın­da sos­yal so­rum­lu­luk pro­je­le­ri ya­pı­yor ve el­de edi­len tüm ge­li­ri yar­dım der­nek­le­ri­ne ba­ğış­lı­yor. Geç­ti­ği­miz yıl Ra­re Earth mas­ke sa­tış­la­rı ile müş­te­ri­le­ri adı­na TE­MA­’ya 300 ağaç ba­ğı­şın­da bu­lun­du.

Bakır içeren seri

KI­RI­ŞIK­LAR­LA­ sa­vaş­ma­da ol­duk­ça et­ki­li olan ve her yaş gru­bu­na uy­gun olan ba­kır içe­rik­li Po­wer­ful Wrink­le Re­du­cing Cre­am’in dört haf­ta­lık kul­la­nım so­nun­da cilt elas­ti­ki­ye­ti­ni yüz­de 32 ora­nın­da art­tır­dı­ğı kli­nik test­lerle ka­nıt­lan­dı.

En sihirli formülleri

CİLDİN ge­ce ken­di­si­ni onar­ma­sı­nı ve ye­ni­le­me­si­ni des­tek­le­yen ik­sir Mid­night Re­co­very Con­cen­tra­te, dün­ya­da ol­du­ğu gi­bi Tür­ki­ye­’de­ki herkesin de fa­vo­ri­si ol­du. Bo­ta­nik ve te­mel yağ­la­rın bir­le­şi­min­den olu­şan bu ik­sir cil­din ge­ce ona­rıl­ma sü­re­ci­ni des­tek­li­yor ve sa­bah­le­yin da­ha ta­ze bir cilt­le uyan­ma­nı­zı sağ­lı­yor.

Her seansta iki beden

Kadınların en büyük derdi zayıflama. Ama her gün yürüyüş yapmaya üşenir, spor salonuna kaydolur ama ilk ayın sonunda bırakırız. Çabuk sonuç alamıyorsak, zayıflama olayını başka bahara da kaldırabiliriz. Bu genel sorunu bilen Esstanbul Güzellik Merkezi, ABD’den öyle bir alet getirmiş ki ne kadar anlatsak boş. Gidip denemek lazım. Cool Shaping denen yöntem, sadece ayda bir kere uygulanıyor. Ama uygulandığı bölgede aynı liposuction gibi yağları emerek tek seansta iki beden incelmenin de garantisini veriyor. Ayda bir kere girdiğiniz ve sizi neredeyse 5 ay rejim yapmış gibi zayıflatan bir alet insana mucize gibi geliyor biliyorum ama sonuçları gerçekten denemeye değer dedirtiyor.


"Anneler bebeklerini severek emzirsin"

"Annenin severek emzirmesi demek çocuğuyla bir muhabbet iletişim kurması demektir. Bebek bu iletişimden son derece etkilenir"

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Raşit Vural Yağcı, annenin bebeğiyle sevgi bağı kurabilmesi için en iyi iletişim yolunun emzirme olduğunu belirterek, "Annenin severek emzirmesi demek çocuğuyla bir muhabbet iletişim kurması demektir. Bebek bu iletişimden son derece etkilenir" dedi.
Yağcı, yaptığı açıklamada, emziren annenin bebekle temas kurmasının çok önemli olduğunu belirtti.
Annenin bebekle konuşur gibi olması gerektiğine dikkati çeken Yağcı, "Bebek 9 ay boyunca içeride annesinin kokusunu ve kalp sesini beynine kaydederek yaşar, doğduktan sonra içerideki o kokuyu ve kalp sesini arar. İyi göremediği ve duyamadığı için emzirirken hem o kokuyu duyar hem kalp sesini duyar ve kendini anne karnındaki güvende hisseder" diye konuştu.
Yağcı, anne sütünün bir hazine olduğunu, bunun değerinin çok iyi bilinmediğini belirten Yağcı, şöyle konuştu:
"Anne sütü dünya var olduğundan beri insanoğlunun bilinen tarihi 200 bin yıldan bu yana dünyada hiçbir zaman değerini kaybetmedi. Aksine 200 bin yıldır içinde fark edilmeyen bazı yeni yeni maddelerin insanoğlu için ne kadar önemli olduğu iki binli yıllarda da saptanmaya başladı. Annelere bebeğin sadece kilosu ve boyu ile ilgilenmeyip, anne sütünün bebeğin büyümesi dışında gelişecek olan beyin, kalp, karaciğer, böbrek ve daha da önemlisi bağışıklık sistemi gibi sistemlerinin gelişebilmesi büyüyebilmesi ve kalkınabilmesi için anne sütünün içerisinde çok özel maddeler olduğunu bilmelerini isteriz. O nedenle çocuğum '50 gram 100-200 gram eksik aldı' diye anne sütünden vazgeçmesinler. Anne sütüyle ilgili yanlışları varsa onları hekimler veya ebe hemşirelerden öğrenip düzeltebilirler."
Bebeklerin severek emzirilmesinin önemli olduğuna dikkati çeken Yağcı, "Annenin severek emzirmesi demek çocuğuyla bir muhabbet iletişim kurması demektir. Bebek bu iletişimden son derece etkilenir. Biraz burada bizim eksikliklerimiz noksanlıklarımız var gibi. Onları düzeltmeye anne sütünü tanıtmaya çalışıyoruz. Özetle Dünya Sağlık Örgütü'nün dediği gibi ilk 6 ay sadece anne sütü verilsin. Altıncı aydan sonra ek gıdalarla birlikte anne sütü azaltılıp kesilmesin. Ek gıdaların hepsini birden vermeye çalışırsak süte yer kalmaz ve süt kesilir. Anneler 6-24 ay arasında yani en az iki yıl anne sütüne devam etsinler" ifadelerini kullandı.
- "Gereksiz antibiyotikler çocuğun bağışıklık sistemini tetikliyor"
Emziren annelerin beslenme ve kullandığı ilaçlara da dikkat etmesi gerektiğine vurgu yapan Yağcı, konuşmasını şöyle tamamladı:
"Anne sütü alırken bebeğin bağırsağında anneden normal doğumla geçmiş olan faydalı bakterilerin ölümüne neden olabilen bazı maddelerle karşılaşmasını istemiyoruz. Onların başında antibiyotikler geliyor. Antibiyotik gereksiz kullanıldıysa çocuğun sindirim sisteminden geçerken bağırsaklarında yaşamakta olan ve çocuğun sağlığı için hizmet eden birçok faydalı bizim probiyotik dediğimiz bakterileri boş yere öldürüyor. İşte onların öldürülmesi çocuğun bağışıklık sistemini gelişim basamaklarında yetersizlikler yaratıyor ve çocuğa ileriye yönelik bazı hastalıklar için risk yaratıyor. 'Nedir onlar?' Şişmanlık, birtakım tedavisi olmayan başta şeker hastalığı, kanser gibi veya tedavisi güç olan hastalıklar için zemin hazırlıyor."

Kontrol varsa, zevk yükseliyor

Doğal hormona özdeş estradiol içeren doğum kontrol hapı cinselliğin daha keyifli yaşanmasına yardımcı olmayı hedefliyor.

Kadın sağlığına yönelik sunduğu yenilikçi çözümlerle alanında lider olan Bayer Kadın Sağlığı; "Kadın Doğasına Uyumlu Doğum Kontrol Hapını Türkiye'de ilk kez 7 Mart Perşembe günü The Edition Otel'de düzenlenen basın buluşmasıyla tanıttı.

Bayer Kadın Sağlığı İş Birimi Direktörü Dr. Oğuz Mülazımoğlu'nun ev sahipliğinde gerçekleşen toplantıya Türk Jinekoloji Derneği (TJOD) Genel Sekreteri Prof. Dr. Ateş Karateke ve İstanbul Üniversitesi - İstanbul Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erkut Attar konuşmacı olarak katıldı.
Doğal ve sağlıklı yaşamı benimseyen kadınları doğala özdeş bir doğum kontrol yöntemiyle tanıştıran Bayer, kadın doğasına uyumlu doğum kontrol hapının tanıtımını doğallık temasını tamamlayan "koku" konseptiyle gerçekleştirdi. 

KADIN BEDENİNİ TANIMAZSA

Prof. Dr. Ateş Karateke, Türkiye'de halen doğum kontrol yöntemleri konusunda yeterli bilincin oluşmadığına dikkat çekerek Bayer adına gerçekleştirilen kadın sağlığı araştırmasını katılımcılarla paylaştı. Karateke; halen doğum kontrol hapları konusunda özellikle Türk toplumunda doğru bilinen yanlışlar olduğuna değinerek kadınların hormonal döngüsü hakkında fikir sahibi olmadığına dikkat çekti. 
Karateke; 10 bin kadın arasında yapılan araştırmada kadınların sadece yüzde 20'sinin doğum kontrolü hakkında doğru bilgiye sahip olduklarını ve bunların sadece yüzde 9'unun doğum kontrol haplarında hangi tip hormonun bulunduğunu bildiklerini belirtti.
Doğum kontrol hapı kullanmış olan kadınlar, bu yöntemi cinsel hayatın kalitesi açısından en iyi yöntem olarak tanımlarken geri çekilme ve prezervatife göre cinsellikten daha çok zevk alınmasını sağladığını da belirtiyor. 

DOĞAL YÖNTEM ARIYORLAR 

Prof. Dr. Erkut Attar ise Doğal Doğum Kontrol Hapı Qlairista'nın kadınlar için getirdiği yenilikleri anlattı. Öncelikle her kadının ihtiyacının kendi bedenine göre farklılık gösterdiğinin altını çizen Attar; doğala özdeş doğum kontrol hapının; kadınların kendi vücutları ile uyum içinde olan yepyeni bir doğum kontrol yöntemi olabileceğini.
Bu doğum kontrol hapının kadın vücudunun ürettiği östrojen hormonuyla aynı yapıya sahip estradiol hormonu içerdiğini anlatan Attar; kanama miktarını da önemli ölçüde azaltarak kadınların yaşam kalitesini yükselttiğinin de altını çizdi.
Bayer Kadın Sağlığı ve Genel Tedaviler - İş Birimi Direktörü Dr. Oğuz Mülazımoğlu da ilk kez 2009 yılında Almanya'da kullanılmaya başlanan ve şimdiye dek yaklaşık 60 ülkede lansmanı yapılan bu ürünü Türkiye pazarına sunduklarıını söyleyerek, "Yeni ürünümüz, doğala özdeş estradiol içerdiği için, geniş bir kitleye hitap edeceğini düşünüyoruz" dedi. Dr. Mülazımoğlu, ürünle ilgili soruları şöyle yanıtladı: 

NE YENİLİK GETİRİYOR? 

+ Doğala özdeş estradiol hormonu içeriyor
+ Her gün kadın vücudunda üretilen hormon dozlarına tam olarak eşit miktarda hormon içeriyor
+ Kanama miktarını azaltarak ve adetleri düzenleyerek kadınların yaşam kalitesini yükseltiyor
+ Anti-androjenik özellikleri ile cildin ve saçların görünümünü iyileştiriyor

HANGİ KADINLAR İÇİN? 

+ Kullanmasında sakınca bulunmadığı halde doğum kontrol hapları almaktan çekinen
+ Daha önce farklı doğum kontrol hapları kullanmış ve yan etkiler nedeniyle bırakmış
+ Güvenilir ve doğal bir korunma yöntemi arayışı içinde olan, 
+ İlk adetten menopoza kadar tüm kadınlar için...

Sertleşme problemine çözüm!

Penise düşük yoğunluklu şok dalga tedavisi (EDSWT), sertleşme sorunu tedavisinde 2 yıldır kullanılan bir alternatif tedavi seçeneğidir. Bu tedavi seçeneği 10 yıldır iskemik kalp hastalığı tedavisinde kullanılmıştır.

Sertleşme sorunu psikolojik ve organik sebeplerle ortaya çıkan cinsel ilişki için yeterli penis sertliğinin sağlanamaması veya bu sertliğin devam ettirilememesi durumudur. Sertleşme sorunu insanlık var olduğundan beri bulunan ve aile içi ilişkilerin bozulması, erkeğin kendine güvenini kaybetmesi ve bunun yansıması olarak iş hayatında başarısızlık, hayattan zevk alamama durumuna kadar giden rahatsızlıklara sebep olabilen bir sağlık problemidir. Tarihin her döneminde önemini sürdürmüş olan sertleşme sorununun tedavisinin sağlanması için çeşitli alternatif yöntemlerin (macunlar, güçlendiriciler) kullanıldığı bilinir. İlaç biliminin gelişmesi ile birlikte sertleşme sorunu tedavisi için çalışmalar yapan bilim adamı sayısı artmıştır. Geçen yüzyılın son yıllarında 1998 yılında sertleşme tedavisinde çığır açan Sildenafil molekülü ilaç olarak piyasaya sunulmuştur. Sonrasında sertleşme sorunu ile özdeşleşen bu ilacın generik ismi filmlerde dahi kullanılır olmuştur. Sildenafil türü ilaçların yeni türleri ilerleyen yıllarda keşfedilmeye devam etmiştir (Vardenafil, Tadalafil). Bu çalışmalar her geçen gün artmakta ve yeni ilaçlar bulunmaya devam etmektedir.
Sertleşme Sorunu Neden Olur?
Sebebi psikolojik ve organik 2 ana başlıkta toplanır. Organik sebepler olarak, penise gelen kan akımını engelleyen hastalıkları belirtebiliriz. Bunlar şeker hastalığı, hipertansiyon, kilolu olmak(metabolik sendrom), kullanılan ilaçlar, geçirilmiş ameliyatlar, penis sinirlerini etkileyen nörolojik hastalıklardır. 
Özellikle 30 yaşını geçmiş erkeklerde psikolojik sebepli sertleşme sorunu yerine organik sebepli sertleşme sorunlarını düşünerek tetkik ve değerlendirmeler yapılması gerekir.
Sertleşme Sorunu Tedavisinde penise şok dalga tedavisi (EDSWT) nedir?
Penise düşük yoğunluklu şok dalga tedavisi (EDSWT), sertleşme sorunu tedavisinde 2 yıldır kullanılan bir alternatif tedavi seçeneğidir. Bu tedavi seçeneği 10 yıldır iskemik kalp hastalığı tedavisinde kullanılmıştır. Dünyada son 2 yıldır sertleşme sorunu tedavisinde başarıyla kullanılmaktadır. Tedavi ağrısız, hastanede kalmayı gerektirmeyen, uygulama zorluğu olmayan bir tedavi yöntemidir. Kalp hastalarında risk oluşturmaz, işlem cerrahi bir işlem değildir, anesteziye gerek yoktur.
EDSWT işleminin etki mekanizması nedir?
Yeni damar oluşumunu sağlamak (Neoendotelizasyon ve anjiogenez)
Vücudun doğal iyileşme mekanizmaları harekete geçirilir.
Doğal sertleşme sistemi yeniden aktive edilir.
EDSWT uygulaması nasıldır?
EDSWT(penise şok dalga tedavisi), aletin probunun penisin 5 farklı bölgesine temas ettirilmesi ve bu esnada şok dalgalarının penis corpus cavernosumuna etki etmesi sağlanmaktadır. Sertleşme sorununda yeni damar oluşumu sağlayarak etkinliğini göstermektedir. EDSWT yönteminde işlem belli gün ve sayıda yapılmaktadır. EDSWT (penise şok dalga tedavisinde) her ilişkiden önce uygulanması durumu yoktur. İşlem sertleşme sorunun ağırlığına bağlı olarak 6 veya 12 seans uygulanmaktadır. Bu işlem 3 veya 6 haftalık bir dönem içerisinde uygulanmaktadır. İşlem esnasında ve sonrasında ağrı olmamaktadır ve her seansı 15 dakika kadar sürmektedir. Bu tedavideki amaç hastanın penis içi damar gelişimine yardımcı olmak ve böylece penise gelen kan akımını artırarak ereksiyon kalitesini artırmaktır.
EDSWT (Penise şok dalga tedavisi) işlemi hangi yaş grubu hastalara uygulanabilir?
Penise şok dalga tedavisi her yaşta hastaya uygulanabilir. Hastanın sertleşme problemi düzeyine göre 6 veya 12 seans uygulama yapılır. Hastada sertleşme problemi yoksa performans artırmak amacıyla uygulanmaz. Seanslar haftada 2 veya 3 kez yapılabilir, işlem 15 dakika civarında sürer. Örneğin diyabetik hastalarda 12 seans uygulanır. Uygulamanın yarısı olan 6 seans uygulanır, 3 haftalık tedavisiz dönem sonrası ikinci 6 seans uygulanır.
EDSWT tedavisinin etkinliği hafif ve orta derecedeki sertleşme sorunlarında % 80 başarı sağlanırken, ağır düzeydeki sertleşme sorunlarında başarı oranı % 60’ın üzerinde olmaktadır.
EDSWT (Penise şok dalga tedavisi) ‘nin diğer tedavilerden farkı nedir?
Sertleşme sorunu tedavisinde bir çok tedavi alternatifi bulunmaktadır. Her tedavi her hastaya uygulanamaz. Uygulanacak tedavi seçeneğinin belirlenmesinde hastanın yaşı, sertleşme sorununun sebebi, hastanın kullandığı ilaçlar, geçirdiği operasyonlar önem taşımaktadır. Üroloji doktoru tarafından hastalığın hikayesinin alınıp gerekli tahlillerin sonuçları değerlendirilerek hangi tedavi seçeneğinin verileceği kararlaştırılır. 
Sertleşme sorununda yeni damar oluşumu sağlayarak penis sertliğinin sağlandığı EDSWT yönteminde işlem belli gün ve sayıda yapılmaktadır. EDSWT (penise şok dalga tedavisinde) her ilişkiden önce uygulanması durumu yoktur. İşlem 6 veya 12 seans uygulanmakta ve tedavi bu şekilde sonlandırılmaktadır. Bu işlem 3 veya 6 haftalık bir dönem içerisinde uygulanmaktadır. İşlem esnasında ve sonrasında ağrı olmamaktadır ve her seansı 15 dakika kadar sürmektedir. Bu tedavideki amaç hastanın penis içi damar gelişimine yardımcı olmak ve böylece penise gelen kan akımını artırarak ereksiyon kalitesini artırmaktır. 
İşlem sonrası hasta günlük işlerine devam edebilmektedir. Hastanın hastanede yatırılması gerekmez. İşlem sırasında anestezi veya sakinleştirici ilaç uygulaması gerekmez.
EDSWT tedavisi ne kadar etkilidir?
Bilimsel makalelerde hafif ve orta derecedeki sertleşme problemlerinde %80 başarı oranı belirtilirken, ağır dereceli hastalığı olanlarda başarı oranı %60’ın üzerinde olarak belirtilmektedir. 
Bu tedavide hastalar penis sertliğinin 18 yaşındaki düzeyine gelmesini beklememelidirler. Hasta eğer ağızdan alınan ilaç (sildenafil v.b.) ile sertlik sağlıyorsa ilaç kullanmadan sertlik sağlama özelliği kazanabilir. Tedavi sonrası hemen sertlik olması beklenmemelidir, etkinlik bir ay sonrasında başlamaktadır.
Op. Dr. Murat Çeltik
Üroloji Uzmanı

Vajinismus Nedir?

Vajinismus, kadınlarda cinsel münasebet esnasında vajina kaslarında gerçekleşen kasılmalar nedeni ile cinsel birleşmenin gerçekleşmemesi durumuna verilen addır.



Çocukluk döneminden kalma korkular ve cinsel birlikteliğin günah, ayıp ve işlenen bir suç olduğunun bilinçaltına yerleşmiş olmasının getirmiş olabileceği bir sorun olarak kabul edilmektedir. Vajinismus ile karşı karşıya kalan kişi erkek cinsel organını zihninde oldukça büyütmüştür ve bu nedenle cinsel ilişki esnasında çok acı çekeceğine kendini inandırmıştır. Vajinismus problemi yaşayan bazı kadınlarda gebelik korkusu da oluşmaktadır.
Vajinada meydana gelen kasılmalar cinsel birleşme anında ya da öncesinde oluşmaktadır. Bu kasılmaların şiddeti oldukça yüksek olur ve vajinaya girmek imkânsız bir hal alır. Cinsel birliktelik durdurulunca kasılmalar kendiliğinden geçer.
Vajinismus problemi ile karşı karşıya kalan kadınlar ayrıca bacakları kapatma, kalça ve sırtta kasılma, partnerini itme ve geri kaçma gibi eylemlerde de bulunabilir. Bazı kadınlarda titreme, korku hali ve panikte görülebilir.
Vajinismus problemi ile karşı karşıya kalan kadınların cinsel ilişkiye cevap verme tepkileri normaldir. Cinsel birleşme anına kadar her şey normaldir. Fakat birleşme esnasında kasılmalar, panik, endişe, korku, itme ve kaçınma hissi oluşur.
Vajinismus bazı durumlarda çok ağrılara maruz kalınan bir cinsel ilişkiden sonra kendiliğinden geçebilen bir durumdur. Cinsel uyarılma esnasında vajinanın yeterli ıslanmaması gibi olasılıklardan dolayı ve bu şekilde devam eden cinsel birlikteliklerden sonra da vajinismus ortaya çıkabilir.
Vajinismusa yol açabilecek faktörler
Cinsel birliktelik hakkında olumsuz düşüncelerin bilinçaltında yer etmesi
Daha evvel cinsel sarsıntı yaşanmış olması
Erkekte cinsel fonksiyonda problem olması
Uyarılamama
Hastalık bulaşması korkusu

Vajinismusta ilk tanı kişilerin anlatımları ile konulmaktadır. Jinekolojik olarak uygulanan muayeneler sonucu aynı tanı konulabilir. Jinekolojik muayeneler ile vajinismus kolaylıkla teşhis edilebilinir.
Daha önce hiç cinsel ilişkide bulunmayan kişilerde oluşan vajinismus birincil olarak adlandırılır. Fakat daha evvel cinsel ilişki yaşanmışsa ve bu sorun sonradan ortaya çıkmış ise buna da ikincil vajinismus adı verilir.
Vajinismus cinsel birlikteliğin imkânsız olduğu vajina ağzında bulunan kasların istem dışı kasılması problemidir. Çiftler bu sorun ile ilk karşılaştıklarında şaşkınlık yaşayabilir. Ancak daha sonra her şeyin normale döneceğini düşünerek kendilerini rahatlatırlar. Fakat her cinsel birliktelikte aynı sorun ile karşılaşılması çiftleri endişelendirebilir. Bu durumda bazı eşler arasında problemler oluşurken bazıları daha anlayışlı olur. Ancak şu bir gerçektir ki, bu sorun karşısında kadın daha çok etkilenir ve bu sorunun hiç çözümlenemeyeceğini düşünür. Bu noktada vajinismusta kısır döngü başlamış demektir.
Vajinismus probleminde eşlerin sergilemiş olduğu genel tepkiler ise;
Yanlış bir evlilik yaptığı düşüncesine kapılma
Reddedilme endişesi
Kendini suçlama
Kendinde cinsel kusur arama
Sürekli reddedilmekten usanma
Eşinin ağrılara maruz kalmasından dolayı üzüntüye kapılma
Bu durumu başkalarının duyabileceği endişesine kapılma
olarak belirlenmiştir

Seks İçin En İdeal Gün Hangisidir?

17 Temmuz 2014 Perşembe

Kimse her gün  mutlu ya da üzgün değildir. Herkesin sevdiği veya nefret ettiği bir gün vardır elbette. Genellikle Cuma günleri en güzel  gün Pazartesi günleri ise en sıkıcı ve kötü gün olarak değerlendirilir. Nedenini zaten hepimiz kendimizden biliyoruz

Ama insanlarda bulunan ve salgılanan östorojen ve testosteron hormonlarının da en aktif olduğu bir gün var. İşte bu hormonların en fazla salgılandığı günü London School of Economics and Political Science (London Ekomoni ve Politik bilimler okulu) bilim adamları bulmaya çalıştılar. Haftanın hangi günü  cinsel isteğin tavan yaptığını merak ettiler ve yapılan çalışmalar sonucu ise en seksi günün perşembe olduğuna karar verdiler.
Yapılan  ölçümlerde perşembe günü kadınlarda östörojen hormonu, erkeklerde testosteron hormonu sabah saatlerinde diğer günlere göre 5 kat daha fazla salgılandığı tespit edildi.
Uzmanlar, diğer günlerin de özelliklerini inceledi.  En kötü tercih olarak pazartesi seçildi.
Bir şeye karar verirken ya da bir plan oluşturacakken hafta ortası veya haftasın son günü olan cuma’dan başlanmasının daha etkili olduğunu ifade ettiler.

Hamilelik Süresince Ne Şekilde Beslenmeliyiz?

Hemen hemen her kadının büyük umutlarla beklediği bebek heyecanını bilmeyenimiz yoktur. Mutlu bir evliliğin ardından sağlıklı bir bebek sahibi olmak her kadının istediği şeydir. Bu bağlamda hamilelik dönemi bazı bayanlar için zor geçerken, bazıları için oldukça eğlenceli geçebilmektedir. Fakat unutulmaması gereken en önemli husus sağlığına ve kilolarına dikkat eden anne adaylarının hamilelin dönemlerinde dikkat etmeleri gereken beslenme kuralları olduğudur. Çoğu anne adayı hamilelik süresince farklı kişi ya da kaynaklardan beslenmeyle ilgili değişik mitler dinleyerek uygulamak ister, hatta o kadar ileri giderler ki hem kendileri için hem de bebekleri için çift porsiyon tüketmeye başlayanlar bile vardır. Kadının Kitabı olarak bu yazımızda sizlere uzman görüşlerinden faydalanarak hamilelik sürecinde nasıl beslenmek gerektiği ile ilgili bir takım bilgiler vermeyi uygun gördük.
hamilelik beslenme
Çift Porsiyon Yalanı
Anne adaylarının uyması gereken en önemli kuralı çift porsiyon efsanesi oluşturmaktadır. Çoğu anne adayı özellikle aile baskısıyla aşırı yemek tüketimine yönlendirilmektedir. Uzmanlar hamilelik döneminde hem kendiniz hem de bebeğiniz için çift porsiyon hesabıyla tükettiğiniz besinlerin fazla kilolar haricinde hiçbir getirisi olmadığı yönünde hem fikirdir. Yani çok yediğiniz zaman bebeğinizin daha fazla gelişeceği laflarını tamamiyle bir kenara bırakarak, standart ölçüler dahilinde düzenli beslenmeye gayret etmeniz daha akıllıca olacaktır. Beslenme uzmanları ve diyetisyenler özellikle hamilelik döneminde başlayan aşırı yemek tüketiminin hamilelik sonrasında da alışkanlık haline geldiğini ve kadınların bu alışkanlıklarından vazgeçemediklerinin altını çizmektedir.
İlk 3 Ay
Hamilelikte başta kadın doğum ve beslenme uzmanları vücudunuzun enerji ihtiyacını karşılayacak besinlerin tüketilmesini önerektedir. Hamilelik döneminde artan enerji ihtiyacı için elbetteki yeme – içme alışkanlığımızı düzene sokmamız gerekmektedir fakat bu düzenleme aşırı yeme yönünde değil de düzenli ve dengeli vitamin, mineral tüketimi halkasında gelişmelidir. Uzmanlar hamile bir kadının günlük enerji ihtiyacını 2500 – 2700 kalori olarak açıklarken, hamileliğin ilk üç ayında bu enerji ihtiyacını günlük besinlerden karşılayabilirsiniz. Özellikle folik asit tüketiminin hamilelik öncesi ve hamileliğini ilk 3 ayı boyunca büyük önem taşıdığını hatırlatarak, folik asit tabletleriyle bu ihtiyacınızı karşılayabileceğiniz gibi, bir takım sebze ve meyvelerden de folik asit temin edebilirsiniz. Özellikle ıspanak, maydonoz, nane gibi yeşilliklerin içerisinde bolca bulunan folik asit, kuru fasülye, mercimek, fındık, fıstık ve cevizde de bulunmaktadır. O nedenle beslenme proramınızın herhangi bir öğününe yukarıda bahsi geçen besinleri de eklemeyi unutmayın. İlk üç ay beslenme programınızın vitamin ve protein ihtiyacınızı karşılayacak şekilde düzenlenmesi gerekmektedir. Özellikle süt ve süt ürünlerini tüketmenizi belirten uzmanlar bu sayede kalsiyum ihtiyacınızı da karşılayabileceğinizin altını çizmektedir.
İlk üç ayda özellikle çiğ besinlerden, çiğ balık, suşi gibi yiyeceklerden alkol ve aşırı kafein tüketiminden uzak durmanız özellikle rica olunmaktadır.
hamilelik-beslenme
İkinci 3 Ay
Bu dönemde ilk üç aya göre daha zor ve kapsamlı bir beslenme programı uygulamanız gerekmektedir. İkinci üç aylık hamilelik dönemi özellikle demir ve folik asit tüketmenizi öneririz. Folik asit veya demir tüketimini doktor nezaretinde yeniden düzenlemenizde fayda vardır. Çünkü aşırı folik asit ve aşırı demir bebeğinizin gelişiminde olumsuz rol oynayabilir. Bu dönemde bebeğiniz iyice geliştiğinden günlük enerji ihtiyacınız 2600 seviyelerinden 2900 kalori seviyelerine kadar yükselebilir. Kilo almamak için yapılan düşük kalorili beslenme, anne vücudundaki yap depolarında azalmaya ve tükenmeye sebebiyet vereceğinden bebeğinizin yağ ihtiyacını karşılayamaz hale geleceksiniz. Bu durumda doktor kontrolünde yağlı ve bol kalorili yiyecekler yemenizi öneriyoruz. Günde mutlaka 3 ana öğün ve 2 ara öğünden oluşan beslenme programlarını tercih ederek aç kalmamaya özen gösteriniz. Hamileliğin ikinci 3 aylık periyodunda doktorunuzun önereceği egzersiz hareketlerini uygulayarak hareketsiz kalmaktan uzak durmanızı tavsiye ederiz. Özellikle bu süreç içerisinde izne ayrılan anne adayları evlerinde çoğu zaman hareketsiz kalmakta ve bu nedenle de aşırı kilo alabilmektedir.
Bu ay beslenme programınız içerisinde protein, mineral bakımından zengin, lifli, kalsiyum ve kompleks karbonhidrat içerikli besinler tüketmenizi tavsiye etmekteyiz. Ayrıca iyi pişirilmiş balık ve tavuk tüketilebileceği gibi bu besinlerin çiğ olanlarından kesinlikle uzak durmanızı öneririz.
hamile
Son 3 Ay
Başta sebze ve meyveler günlük olarak her ara öğünde tüketilmelidir. Bebeğinizin beyin gelişimi ve organlarının oluşumu bu döneme rastladığından sizin beslenmeniz onu doğrudan etkileyecektir. Günde besin tüketimini 7 öğüne çıkarmanız ve artık son dönemeci atlatana kadar bu beslenme biçimiyle devam etmenizi tavsiye etmekteyiz. Ara öğünlerinizi 4′e, ana öğünlerinizi 3′e sabitlemeniz ve her ara öğünde mutlaka mevsim meyvelerinden tüketmeniz gerekmektedir. Koyu yeşil sebzeler de bu öğünlere dahil edilebilmektedir. Nane, maydanoz, roka gibi besinler hem folik asit hem de nutrientleri bünyesinde barındırdığından siz ve bebeğiniz için olmazsa olmaz ihtiyaçlardandır.
Günlük öğünlerinizin en az ikisinde süt ve süt ürünlerinden tüketmeniz, kalsiyum ihtiyacınızı yeteri kadar karşılayacaktır. Aynı zamanda anne adaylarının A vitamini yönünden zengin tahılları da tüketlemeleri gerekmektedir. Protein ihtiyacınızı et ürünlerinden (iyi pişirmek kaydıyla) karşılayabilmeniz mümkün olmaktadır. Aynı zamanda balık ve omega 3 tüketimini de unutmamanız gerekmektedir. Protein kaynakları aynı zamanda demir içeriği bakımından da zengin besinler olduğundan günlük öğünlerinizin en az birisinde et tüketimi yaptığınız taktirde günlük ihtiyacınız olan 3000 kalorilik besin zincirini kusursuzca desteklemiş olursunuz.

Gebeliğin 30. Haftası

Gebeliğin 30. haftasına gelindiğinde, anne adaylarının doğum korkusu bir kat daha artmaktadır. Doğum, artık iyice yaklaşmaya başlamıştır.
30. haftada, bebeğin kilo alışı da devam etmektedir. Bebek şu an, 38 cm boyunda ve 1350 – 1400 gr ağırlığındadır. Bebeğin büyümesi sırasında, kullandığı enerji ve besin miktarı giderek arttığından, içerisinde bulunduğu amniyon sıvısı da giderek azalmaktadır.
Hamileliğin 30. haftasında bebekte olan değişimler
Bu haftada, bebeğin baş ve vücut oranı, dengeli olarak görülmektedir. Bebeğin kan hücrelerinin üretimi tamamlanmıştır. Bunun yanı sıra, organ gelişimi ve yapıları da tam olarak tamamlanmış durumdadır.
Bebek, 30. haftaya geldiğinde, ilk doğduğu zaman olacağı görüntüdedir. Vücut ısısını dengeleyebilecek yeterlilikte olup, kaş ve kirpik yapısı ve saç dokuları, normal bir insanınkine benzemektedir. Kol ve bacaklarını oynatmaya ve gözlerini kapatıp açmaya devam etmektedir. Kalp atışları, halen çok hızı hissedilmekte olup, hıçkırıkları da belli bir ritimde meydana gelmektedir.
Bu haftada, bebek, artık dış dünyada olan biteni hissetmeye başlamıştır. En çokta annesinin sevindiğini ya da üzüldüğünü anlayabilmektedir. Bu nedenle, bu haftadan sonra, anne adaylarının stres ve üzüntüden uzak durması gerekmektedir.
pregnant-woman_1
Hamileliğin 30. haftasında annede olan değişimler
Anne adayında, bu hafta, depresyon belirtileri ortaya çıkabilmektedir. Bu haftalar, yaz aylarına denk geliyorsa, bacaklardaki şişlikler ve ödemler daha da artacaktır. Anne adayı, sık idrara çıkma ihtiyacı hissetmekte ve aşırı terleme problemi yaşamaktadır. Bu açıdan, bu dönemde, bol sıvı alımına özen gösterilmesi gerekmektedir.
Anne adayının, bu dönemde, idrar yolları enfeksiyonlarına yakalanması çok kolay olmaktadır. Bu durumu önlemek amacıyla, iç çamaşırlarının sık değiştirilmesi ve ayakları üşütmemeye özen gösterilmesi gerekir.
Kasıklarda ağrılar, idrar yapma sırasında yanma ve ağrı hissetme ve ateşin yükselmesi gibi belirtilere, bu hafta içerisinde rastlamak mümkün olmaktadır. Reflü, halen devam ettiğinden hamur işleri ve asitli içecekler ile acı ve baharatlı yiyeceklerin tüketiminden, mümkün olduğunca uzak durulmalıdır.
Bu haftada, bebeğin hareketlerinin takip edilmesi önemlidir. Bebek, gün içerisinde, 10 kez ve üstü hareket sağlıyorsa bir sorun yok denilebilir. 10 kez altında ya da hiç hareket hissedilemediği durumlarda, hastaneye gidilmeli ve NST’ ye bağlanarak, bebeğin kalp atışları kontrol edilmelidir.
Bir önceki yazımız olan Yazın Yeni Trendi: Kimono başlıklı makalemizde 2014 yaz modası, japonların milli kıyafeti ve kimono hakkında bilgiler verilmektedir.

Böbrek Yetmezliğine Yol Açan 7 Neden!

16 Kasım 2013 Cumartesi

Kronik böbrek hastalığı dünyada olduğu gibi ülkemizde de önemli bir sağlık sorunu. Çünkü tedavi edilmezse böbrek yetmezliği gibi yaşamı tehdit eden çok ciddi bir tabloya dönüşebiliyor! Böbrek yetmezliğine ise en sık başta yüksek tansiyon, diyabet ve obezite olmak üzere 7 faktör neden oluyor! 

Türk Nefroloji Derneği verilerine göre; ülkemizde diyaliz uygulanan veya böbrek nakli yapılmış yaklaşık 70 bin hasta bulunuyor. Bu sayının, gelişmiş birçok ülkenin neredeyse 2 katı olan yıllık yüzde 10 artış oranı ile 2015 yılında 100 bini aşacağı tahmin ediliyor. Yine Türk Nefroloji Derneği tarafından 23 ilde 10.750 erişkinin katılımı ile yapılan ve 2009 yılında sonuçlanan CREDIT çalışması, Türkiye'de erişkinlerin yüzde 15.7'sinde çeşitli evrelerde kronik böbrek hastalığı varlığını ortaya koydu. Bu oran, ülkemizde yaklaşık 7.5 milyon kronik böbrek hastası bulunduğuna, yani her 6–7 erişkinden birinin böbrek hastası olduğuna ve sorunun boyutunun tahmin edilenin çok üzerinde olduğuna dikkat çekiyor.

İşte bu noktada hemen herkesin aklına şu soru takılıyor: Böbrek yetmezliğine hangi faktörler yol açıyor? En önemlisi de bu hastalığın erken tanısı için hangi sıklıkta hangi testi yaptırmalı? International Hospital’den Nefroloji Uzmanı Doç. Dr. Ülkem Yakupoğlu, en çok merak edilen bu soruları yanıtladı...

Böbrek Yetmezliğine Neler Yol Açabiliyor?

1- Yüksek tansiyon: Yüksek tansiyon böbrek içindeki incecik damarlarda yapısal bozukluğa ve tıkanıklığa neden oluyor. Bunun sonucunda da böbrek yetmezliği gelişebiliyor. Ancak koldan ölçülen tansiyon bazen normal değerlerde çıkarak kişiyi yanıltabiliyor. Bunun aksine idrardaki protein kaçağı bunu net olarak gösterebiliyor. İdrarda protein oranını gösteren test Türkiye'nin her yerinde yapılabiliyor.

2- Diyabet: Tip 2 diyabet de, tıpkı kan basıncı yüksekliğinde olduğu gibi böbrek içindeki incecik damarlarda yapısal bozukluğa ve tıkanıklığı yol açarak böbrek yetmezliğine neden olabiliyor. Özellikle tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de son dönem böbrek yetmezliğinin en sık nedeni olan diyabet hastalığı görülme oranının 2002'de yüzde 7.2 iken, günümüzde yüzde 12'nin üzerine çıkmış olması endişe verici bir durum olarak görülüyor.

3- Fazla kilolu olmak: Fazla kilolu olmak böbreğin içinde yer alan kılcal damarlardaki basıncı artırarak idrarda protein kaçağına yol açıyor.

4- 60 yaşın üzerinde olmak: Yaş ilerledikçe vücuttaki tüm damarlar yaşlanıyor. Doğal olarak kılcal damarlardan çok zengin olan böbrekler de bu süreçten çok etkileniyor. Damar sertliği arttıkça, böbreklerin süzme işlevi de yavaşlıyor.

5- Tek böbrekli doğmak: Tek böbrekli kişiler dikkat ettikleri zaman ömürlerinin sonuna kadar sağlıklı yaşayabilirler. Ancak susuz kalmamaya, aşırı tuz ve bilinçsiz ilaç tüketmemeye daha çok dikkat etmeliler.

6- Sigara alışkanlığı: Sigara böbrek içindeki kılcal damarlardaki dolaşımı yavaşlatıyor ve oksijen miktarını azaltıyor. Bir başka deyişle yüksek kan basıncına benzer şekilde damarlar üzerinde olumsuz etki yaratarak böbrek yetmezliği riskini artırıyor.

7- Genetik geçiş: Böbrek hastalıkları genetik geçişli de olabiliyor. Böbreklerde kist oluşumu, idrar kanallarında tıkanıklık, geri kaçak veya böbrek boyutlarının küçük oluşu gibi yapısal değişiklikler ailenin birçok bireyinde gözlenebiliyor. Tekrarlayan böbrek taşları da yine kalıtsal özellik gösterebiliyor.

Diğer Risk Faktörleri

• Böbrek taşı,
• Tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonları,
• Sık ağrı kesici kullanımı,
• Bağ  dokusu hastalıkları.

Erken Evrede Diyalize ve Nakle Gerek Kalmıyor

Aslında böbrek yetmezliğine yol açan faktör düzeltilebilir bir aşamadaysa vücutta bir sorun yaratmadan geri dönebiliyor. Bunun nedeni ise böbreklerin çok idareli organlar olmaları. Böbreklerin süzme kapasiteleri yüzde 60'ın altına düştüğünden itibaren kronik böbrek hastalığı olarak kabul ediliyor. Bu organların tamamen iflas etmeleri için süzme kapasitelerinin yüzde 15 ve altına düşmüş olması gerekiyor. Yüzde 15-60 arasında ise geniş bir dönem var.  Hasta bu dönemde düzenli bir nefroloji takibi içinde olursa diyaliz ve organ nakline nakle gerek kalmama şansı yüksek oluyor.

Testler Ne Zaman Yapılmalı?

• Böbrek yetmezliğinin ileri aşamalara gelmeden yakalanması büyük önem taşıyor. Bu nedenle 60 yaşın üzerindeki kişilerin bilinen bir hastalıkları olmasa bile böbreklerini kontrol ettirmeleri çok büyük bir önem taşıyor.
• Tansiyonu 40 yaş altında başlaması halinde nefroloji uzmanına mutlaka muayene olmak gerekiyor, çünkü genç yaşlarda ortaya çıkan tansiyon genellikle böbrek kökenli oluyor.
• Yüksek risk grubundaki kişilere yapılacak olan tarama testleriyle hastalık erken evrede saptanıyor ve bu sayede ilerlemesi önlenebiliyor. Özellikle 40 yaşından itibaren yılda bir kez idrar ve kan tahlili yaptırmak yararlı oluyor.

Kuru göz körlüğe yol açabilir!

Toplumda göz kuruluğu olarak adlandırılan, tıptaki adıyla “kuru göz” hastalığı tedavide geç kalındığında körlüğe kadar gidebilecek bir sorun. Bu nedenle gözyaşını mümkün olduğu kadar korumak ve gözü ıslak tutmak önem taşıyor.

Toplumda göz kuruluğu olarak adlandırılan, tıptaki adıyla kuru göz hastalığı, belli hastalık grubuyla ilişkilendirilen bir durum. Göz kuruluğunun daha genel bir terim olduğunu belirten Acıbadem Bakırköy Hastanesi Göz Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. İffet Emel Çolakoğlu, hastalığın oluşmaması için 3 koşul gerektiğine dikkati çekiyor: Gözyaşı miktarının kalitesinin iyi olması, kornea yüzeyinin düzgün olması ve gözkapaklarının fonksiyonlarının iyi olması.

Acıma, yanma, batma… 
Normalde bir kişi dakikada 12-15 kez göz kırpıyor ve gözyaşı film tabakası homojenliğini bozmadan 15-45 saniye boyunca kornea yüzeyinde kalabiliyor. Ancak çok dikkatli bir noktaya odaklanmak, kitap okumak, bilgisayar başında uzun süreler geçirmek göz kırpma sayısını azaltabiliyor. Normalde saatte 900 defa göz kırparken, bu sayı 100'e iniyor. ve sigara dumanı gibi faktörler de gözyaşı kırılma zamanını azaltıyor. Kuru göz hastalığının başlıca belirtileri arasında; kızarıklık, acıma, yanma ve batma, bulanık görme, yapışma, takılma hissi, aşırı sulanma geliyor. Ayrıca A vitamini eksikliklerinde de kuru göz ortaya çıkabiliyor.

Körlüğe kadar gidebiliyor
Göz kuruluğunun körlüğe kadar gidebilecek bir sorun olduğunu ifade eden Dr. Emel Çolakoğlu, “Çünkü gözyaşının fonksiyonları ortadan kalkınca, gözler enfeksiyona yatkın hale geliyor, oksijen sağlıklı bir şekilde taşınamıyor. Kornea damarsız bir yapı olduğu için oksijenle besleniyor. Bu beslenme bozulunca korneada damarlanmalar ve çatlaklar meydana geliyor. Bunlar enfeksiyon için bir odak oluşturuyor. Gerçekten kalıcı görme kaybına neden olacak yapısal değişiklikler oluşabiliyor. Bu nedenle gözyaşını mümkün olduğu kadar korumak ve gözü ıslak tutmak önem taşıyor” diyor.

Kuru gözü yaratan 4 neden: 

1. Göz kırpma refleksinin azalması: Bazı hastalıkların varlığı nedeniyle kırpma mekanizmasını düzenleyen sinirlerde sorunlar olabiliyor keratit oluşuyor.

2. Kapak sorunları: Yüz felcinin gelişmesiyle kapak fonksiyonunda zayıflık ortaya çıkabiliyor. Tiroit veya tümör gibi nedenlerle gözün ışa fırlak olması, yaşlılıkta ya da travma sonrasında kapağın dışa doğru dönmesi kapak fonksiyonunda bozulmaya yol açıyor.

3. Kirpik sorunları: Yağ bezlerinin enfeksiyonu, trahom gibi göz hastalıkları, özel konjoktivit tipleri, bazı ilaç reaksiyonları ve cilt hastalıkları göz yapısındaki dengeleri bozabiliyor.

4. Gözyaşında azalma: Gözyaşı bezlerinde sorun oluyor. sorunlar gözyaşı bezinin yokluğu veya küçüklüğü olabildiği gibi; enflamasyon, tümör, radyasyon, yanık ve travma gibi nedenlerle gözyaşı bezinin zarar görmesi ile de ortaya çıkabiliyor. Vücutta salgı yapan diğer bezlerde de eş zamanlı bozuklukların araştırılması gerekiyor. Menopoz ve hamilelikte hormonal etkilerle de gözyaşı miktarı azabiliyor.

Kuru gözü nasıl tedavi ediliyor?
Kuru göz hastalığının tedavisi mümkün. Tedavide birçok yöntem kullanılıyor. Dr. Emel Çolakoğlu bu yöntemleri şöyle sıralıyor:

Çeşitli ilaçlar yardımıyla gözyaşının üretimini artırmayı hedefliyoruz.
*Çeşitli tedavi yöntemleriyle gözyaşının kaçmasını engellemeye çalışıyoruz.
*Gözyaşını göllendirirsek kuruluğu azaltabiliriz. Kanallara geçişi sağlayan minik delikler var, bunları tıkıyoruz. *Lazer uygulaması veya silikon tıkaçlar koyuyoruz. Bu tıkaçlar altı ay bir yıla kadar orada kalabiliyor.
*Düşük su içerikli lensler ve/veya gözlük uygulamaları ile gözyaşının buharlaşmasını azaltmaya çalışıyoruz.
*Gözyaşını yerine koyabiliriz. Bunlar damla ve jel şeklinde olabileceği gibi, pomad şeklinde de olabiliyor.
*Eğer kişinin vücudunda A ve B12 vitamini eksikliği varsa vitamin desteği yapılıyor. PH oranının belli seviyede tutulması gerekiyor.
*Kapak dışa dönmüşse ve kapak felci varsa kapak cerrahisi yapılabiliyor.
*Kişinin çevre şartları da önem taşıyor. Sigarasız ortam, klima, bilgisayar, evin neminin ayarlanması önemlidir. *Dış faktörler dengelenerek daha sağlıklı bir ortam yaratabilir.
 
Ana Sayfa | Reklam Ver |İletişim
Copyright © 2013. Sağlıklı Anneler - Tüm hakları saklıdır. İzinsiz kopyalama yapılamaz!..